TCEF Deniz Serisi: Atıksız Bir Geleceğe Doğru

Atıksız Bir Geleceğe Doğru: Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’yla Söyleşi

Atıksız yaşamı mümkün kılmak — bilim, politika ve toplum

Mikroplastiklerin denizlerdeki yolculuğu, yalnızca çevre kirliliğini değil; üretim ve tüketim biçimlerimizin doğa üzerindeki kalıcı izlerini de ortaya koyuyor. Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’nun çalışmaları, bu çoğu zaman görünmez kalan kirliliği görünür kılarken, bilimin topluma, politikaya ve gündelik yaşama nasıl temas edebileceğini gösteriyor.

Öncelikle kendinizden kısaca bahseder misiniz?

Biyoloğum; özel olarak deniz biyoloğuyum. Yüksek lisans ve doktora derecelerimi balık biyolojisi alanında aldım. Doktora sonrasında araştırma odağımı denizel kirlilik ve kirliliğin kaynaklarına yönelttim. Bu yönelimi belirleyen en önemli unsur, saha çalışmalarında denizlerin mevcut durumuna birebir tanıklık etmem oldu.

Günümüzde plastik ve mikroplastik kirliliğinin tüm boyutlarını ele alan çalışmaları, farklı araştırmacılarla birlikte yürütüyorum. Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nde profesör olarak görev yapıyorum. Aynı zamanda Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde 2025/26 Mercator–İPM Araştırmacısı olarak, plastik atık ticaretini Almanya–Türkiye ilişkileri bağlamında inceliyorum. Evliyim; Mikro ve Venüs adında iki kedimiz var.

Türkiye’de plastik kirliliğinin mevcut durumunu nasıl özetlersiniz?

Türkiye, bugün ciddi bir plastik kirliliği problemiyle karşı karşıya. Bu kirlilik yalnızca denizlerle sınırlı değil; aksine çoğu zaman denizlerle özdeşleştirilen plastik kirliliği, ülkenin tüm ekosistemine yayılmış durumda.

Özellikle Doğu Akdeniz kıyıları bu açıdan en talihsiz bölgelerden biri. Seyhan ve Ceyhan Nehirleri, Doğu Akdeniz’e son derece yüksek miktarda plastik kirlilik taşıyor. Üstelik bu yalnızca makroplastiklerle sınırlı değil; geri dönüşüm ve tekstil endüstrisi kaynaklı ciddi bir mikroplastik yükü de bu nehirler aracılığıyla denize ulaşıyor. Buna ek olarak Akdeniz’in mevcut akıntı sistemi, diğer kıyı ülkelerinden gelen plastik kirleticileri de Türkiye kıyılarında yoğunlaştırıyor.

Denizler arasında bir sıralama yapılacak olursa, Akdeniz kıyılarımızın listenin en üst sıralarında yer alacağını söylemek mümkün. Ancak bu kirlilik yalnızca denizlerde değil; topraklarımızda, nehirlerimizde, en ücra derelerde ve hatta yüksek dağ zirvelerinde dahi mikro ve makroplastiklere rastlıyoruz.

Bu durum, gıda güvenliği açısından da ciddi bir risk yaratıyor. Gerek Mikroplastik Araştırma Grubumuzun gerekse diğer araştırmacıların çalışmaları; balık, midye, sofra tuzu, yağlar ve pek çok gıda ürününde mikroplastik kirliliğini ortaya koyuyor. Plastik atık ithalatı ise bu tabloyu daha da karmaşık ve içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Son on yılda plastik kirliliği konusunda farkındalık arttı. Sizce bu süreçte en önemli kazanım ne oldu?

Bu alanda hem akademide hem de toplumda gözle görülür bir farkındalık artışı yaşandığı kesin. Örneğin 2016 yılında ilk mikroplastik çalışmamızı yayımladığımızda, Türkiye’de bu konuda çalışan araştırmacı sayısı oldukça sınırlıydı. Bugün ise neredeyse her üniversitede bu alanda çalışmalar yürütülüyor.

Yakın zamanda Rize’de TÜBİTAK destekli olarak genç araştırmacılar için düzenlediğimiz bir analiz kursuna yaklaşık 50 başvuru aldık. Bu, akademik ilginin geldiği noktayı açıkça gösteriyor. Toplumda da plastik ve yarattığı sorunlara dair ciddi bir farkındalık söz konusu.

Karar alıcılar düzeyinde ise bazı adımlar atıldığını görüyoruz: tek kullanımlık plastikler, deniz çöpleri ve mikroplastikler eylem planları, döngüsel ekonomi söylemleri, depozito iade sistemi ve sıfır atık gibi başlıklar bunlara örnek. Ancak bu girişimlerin çoğu kavramsal düzeyde kalıyor ve kısa vadede bağlayıcı, etkili düzenlemeler içermiyor.

Farkındalık tek başına yeterli değil. Mevcut yaklaşımlar genellikle sorunun kaynağına değil, sonucuna odaklanıyor. Üretimi sınırlamaya yönelik adımların 10–15 yıl sonraya ötelenmesi, gelecekte çok daha büyük bir çevre ve halk sağlığı krizine yol açma riskini beraberinde getiriyor. En büyük kaygım, çözüm üretmeyen ve yalnızca sorunu erteleyen yaklaşımların baskın hale gelmesi.

Plastik kirliliği artık adalet, sağlık ve iklimle de ilişkili. Plastiksiz Türkiye Platformu gibi girişimler nasıl bir rol oynayabilir?

Türkiye’de plastik kirliliğiyle doğrudan çalışan sivil toplum kuruluşlarının sayısı ne yazık ki oldukça sınırlı. Mevcut girişimlerin önemli bir kısmı temizlik faaliyetlerine veya sertifikasyon sistemlerine odaklanıyor.

Plastiksiz Türkiye Platformu, bu yaklaşımı dönüştürmek ve plastik kirliliğini kaynağında önlemeye yönelik stratejileri Türkiye’de uygulanabilir kılmak amacıyla kuruldu. Sınırlı fonlarla altyapısını oluşturarak, ilkelerini benimseyen STK’ları bir araya getirdi ve plastik konusunda bilim temelli bilgiyi yaymayı hedefledi.

Plastik meselesi çok boyutlu bir sorun ve geri dönüşüm ya da çevre temizliği eksenine sıkıştırılamaz. Bu nedenle farklı alanlardan STK’lar arasında ortak bir zemin oluşturmak büyük önem taşıyor.

Son olarak, okuyucularımıza önermek istediğiniz bir kitap var mı?

Andrea Wulf – Doğanın Keşfi
Alexander von Humboldt’un yaşamını anlatan bu kitap, doğayı anlama çabamın köklerini kavramama yardımcı oldu. Keşfetme ve öğrenme arzusunun sınır tanımadığını çok güçlü bir şekilde aktaran, kolay okunan ama derinlikli bir eser.

Bu söyleşi TCEF’in “Deniz Serisi”nin bir parçasıdır.

Seri, TCEF Danışma Kurulu üyeleriyle yapılan söyleşiler aracılığıyla Türkiye’nin kıyı ve deniz ekosistemlerinde çalışan uzmanların deneyimlerini görünür kılmayı; bilimi, sanatı ve topluluk temelli koruma yaklaşımlarını bir araya getirmeyi amaçlar.